30 Kasım 2020 Pazartesi

Myrrha (Mür yada Mürrüsafi Ağacı)

Myrrha’nın trajik hikayesi. Çok farklı konulara değinmiştir aslında Ovidius Myrrha’yı anlatırken. Ensestliği irdelemiştir bu hikayesinde ve insanların hala anlayamadığı hayvanların ensestliğini de geçirmiştir dizelerinden. Myrrha’nın efsanesi Suriye kökenlidir. Efsaneye göre Suriye Kralı Cinyras (Theias)’ın kızı Myrrha’nın evlenme zamanı gelmiştir. Bütün doğu ülkelerinden gelmişler Myrrha’nın kocası olmak ve düğünü seyretmek için. Oysa Myrrha dertlidir. Babasına aşıktır delicesine. Kocasının nasıl birisi olmasını istediğini soran babasına imalı bir dille ‘senin gibi’ diye cevap vermektedir. Ama olanaksız bir şeydir bir kızın babasıyla evlenmesi…Ovidius Myrrha’nın bu çarpıklık üzerine yakarışlarını şu dizelerle dile getirmektedir

‘………………….Kan bağı

Engel değil evliliğe. Dölleşme gücüdür bunda
Gövdeleri birleştiren seçmeden, düşünmeden. Suç yok
İneğe babasının atlamasında, aygıra kızının karı
Olmasında, koçun anasına, kuşun kendi yumurtasından
Çıkana, anasına tohumları aşılamasında. Mutluluk
Bu, inanılırsa. İnsan kaygısıdır böyle gereksiz
Bir yasayı yürürlüğe koyan, doğal eğilimleri
Geçersiz sayan………………. ‘

Gece yarısında bu istekle yaşayamayacağını düşünen Myrrha intihar etmek istemiştir. Boynuna ilmeği geçirirken bir yandan da imkansız isteğini mırıldanmaktadır. Fakat tam bu sırada kızın mırıldanmalarını sütannesi duyar ve içeri girerek ölmek üzere olan Myrrha’yı kurtarır. Myrrha anlatır isteğini sütannesine. Sütannesi de şaşkındır fakat yüreği dayanamaz. Tarlalarda yılın ilk ürünleri çıkmaya başladığı vakit Tanrıça Demeter adına törenler düzenlenir.Bu törenlere sadece kadınlar katılır. Dokuz gece boyunca sevişmek yasaktır bu kadınlara. Bu durumu fırsat bilen sütanne Cinyras’ın yanına gider ve bu dokuz gece için kendisine bir kız bulduğunu söyler. Kral bu teklifi geri çevirmez. Sütanne Myrrha’yı yanına çağırıp planını anlatır ve ona asla ışığa çıkmamasını öğütler. Myrrha ,aşık olduğu babasının çadırına girer ve onunla birleşir. Cinyras’ın içini tuhaf bir his kaplamıştır, bir suç işlediğini hissetmektedir bir süre sonra onun kızı olduğunu anlar ve derhal kılıcına davranır. Myrrha kaçıp kurtulur ve koşmaya başlar. Bir süre sonra bu isteğinin getirdiği utançla ne insanlar ne de ölüler içinde yaşayabileceğini düşünür tanrılardan onu bir ağaca dönüştürmelerini ister ve Mür ağacına dönüştürülür.’

Mür ağacına dönüşürken ve dönüştükten sonra hala ağlayan Myrrha’nın gözyaşlarıdır Mür ağacından –özellikle üstündeki yarıklardan- akan reçineler bu gözyaşlarıdır işte. İlkçağlardan beri tedavi amacıyla kullanılan bu reçinelerin yağları günümüzde de çok değerlidir.
Myrrha, Smyrna adı ile de bilinir.


Tiryaki - Zehirlere bağışıklık kazanmak

Bugün herhangi bir maddeye bağımlı olan kişiler için kullandığımız bu kelimenin aslı Theriaklîs. Tiryak kullanan kimse demek. Tiryak ise Theriakos’dan gelme. Garip yaratık, ucube, vahşi hayvan, yabanıl anlamındayken genişlemeye uğrayarak yabana karşı koruma gereci, ilaç, çare anlamlarına gelmiş sonradan. Bunun sebebi; Pontus kralı VI. Mitridatis’in Kafkas dağlarında yaşadığı dönemlerde birçok panzehir ve ilaç geliştirmesi. Bu ilaçlara “Thiriakos” adı verilmiş. Mithridates, Romalıların kendisini zehirlemesini önlemek için, az miktarda zehir kullanarak bağışıklık kazanmış. Efsanelere göre; bu nedenle, istediği halde artık zehirlenemediği için yakın korumasına öldürtmüş kendini. Ömrü boyunca geliştirdiği bu yönteme Mitridatizm deniyor ve ilk ustası kabul ediliyor.

Margarita 'dan Papatyaya


      Papa’nın papaz olduğu malumunuz. Papadia ise papazın karısı. Türkçe’ye bir yanlış anlama sonucu girmiş. Öyküsü şöyle: İki Osmanlı askeri papazın evini ziyarete gider. Kapıyı papazın karısı açar. Papazın evde olmadığını öğrenen askerler, karısıyla sohbete başlarlar ve adını sorarlar. O da yerdeki Margarita çiçeklerini göstererek, isminin aynı olduğunu anlatmaya çalışır. Fakat askerler ismini bilmedikleri için çiçeğe, papazın karısı anlamına gelen “Papadia” derler ve kelime Türkçe’ye bu şekilde geçer.



Yeri ve göğü bir arada barındıran okyanus

 Okeanôs kelimesinden gelir. kelimenin içindeki, “kean-kian” bölümünün ise kökenini Arapça; “kün” yani, “ol” kelimesinden aldığı söylenir. Okyanus; “ol” emriyle “varolan” anlamını üstlenir ve olmakla Yaratıcı’ya cevap vermiş olur. Eski Yunanca, Okia kelimesi hızlı demek. Navs ise gemi. Böyle bakıldığında karşılığı “Hızlı Gemi” oluyor. veya modern Yunanca’da yeryüzü anamız Gaia’yı temsil eder. Uranos ise, mitolojide “Gök tanrı”dır. Birleştirildiklerinde “O-(yî)gî-anôs” kelimesine ulaşıyoruz ki; yeri ve göğü bir arada barındıran demektir.

Simyacıların icadı: İksir


Bir rivayete göre; Büyük İskender ölümsüzlük iksirini ele geçirmek için gitmiştir Hindistan’a. Bu sözcük Eski Yunanca
“eksairéō”; içinden çıkarmak, süzüp almak fiilinden türetilmiş. Simyacılar, aynı zamanda “felsefe taşı” olarak bilinen, basit metalleri altına dönüştüren, hastalıkları tedavi eden ve yaşamı uzatan maddeyi tanımlamak için kullanırlar. Kelimeyi onlar türetmiş olsa da, bu maddeye inanç, simyadan önce de vardı. Eski Mısır, Mezopotamya, İran, Hindistan ve Çin mitolojilerinde izine sürekli rastlamak mümkün. Örneğin; Gılgamış Destanı’nda Uruk kralı, sonsuz yaşamın sırrını bulmak için yolculuğa çıkar ve denizin dibinde sonsuz yaşam otunu bulur. Onu yerinden söker ama dikkatsizce ortalıkta bıraktığı için deniz yılanına kaptırır.

Baş tacı Defne

       Biz onu yapraklarını yaz-kış dökmeyen, yemeklere leziz tat veren bir bitki olarak bilirdik. Ama öyle mi ya? Efsaneye göre; Apollon attığı oklarla tanrıları bile aşık eden Eros’la karşılaşır bir gün. Okçuluğuyla ünlü Apollon, Eros’a bu silahın yalnız kendisine yakıştığını, onunla nice yaratıklar öldürdüğünü oysa Eros’un sadece gönül yarası açmaya gücü yettiğini söyler. Tabii bunları duyan Eros gücenmeden durur mu, illa alacak intikamını! Biri aşık eden, diğeri aşktan soğutan iki ok seçer; aşık edeni Apollon’a, diğerini ise peri kızı Dafni’ye fırlatır. Apollon kıza ne kadar aşık olduysa, kız bir o kadar soğur ondan. Dafni önde, aşkından delirmiş Apollon arkada; bir kovalamaca başlar… Yakalanacağını anladığı bir gün artık dayanamayan Dafni, babası Peneus’tan kendisini bir ağaca çevirmesini diler. Apollon yanına ulaştığında kalp atışları hala duyulan ağaca sarılır. Onu öper, koklar ve unutmayacağına söz verir. Zaferlerin simgesi bir taç olarak da unutulmamasını sağlar. Apollon’un tüm tasvirlerinde saçlarının defne yapraklarıyla süslü olması bundandır.

27 Kasım 2020 Cuma

APOPHIS ( APEP )



Apophis sürekli olarak ilahi düzeni tehdit eden kaos canavar larının en tehlikelisi . Kimi zaman kocaman bir timsah olarak resmedilir ama genellikle devasa bir yılan kılığındadır . Apop his her gece güneş tanrısının teknesi yeraltı dünyasından ge çerken ona saldırır . Yenilgiye uğratılıp öldürülür ama kaç kez ölürse ölsün yeniden canlanır .


Mısır mitolojisinde yılanlar ilahi koruyucular ya da ye niden canlanmanın simgeleri olabilirler ama Apophis yılanı tümüyle yok edici bir güce sahip görünüyor. O , yaratıcı tanrınin yılan şeklindeki görünümünün olumsuz karşıtıdır. Apop his'ten ilk kez yirmi birinci yüzyılda söz ediliyor. Çok daha sonraki bir yaratılış mitinde Apophis'in güneş Ra'ya karşı harekete geçen kaos güçlerinin başındaki "Ulu Asi , Şeytan " tanrıça Neith'in salyasından oluştuğu anlati Apophis yılanı fikri, ağzını açtığı zaman bir insanı yutabi len Afrika pitonundan kaynaklanmış olabilir. Apophis muh temelen kadim suları nun'u yutan ama sonra kusmak zorun da kalan, adı bilinmeyen yılan olabilir. Özellikle Apophis'in gözleri çok ürkütücüdür ve korkunç bir kükremesi olduğu söylenir. Bedenini hareket ettirince zelzelelere yol açabilir ve Nil'de teknelere tehdit oluşturan gizli kum tepeleriyle bağ lantılı olduğuna inanılır. Ortaçağ efsanesindeki ejderhanın Apophis'in timsah ve yılan görünümlerinin bileşkesi olduğu iddia edilmiştir. Mısır'da güneşin yeraltı dünyasındaki gece yolculuğuyla ilgili anlatılarda Apophis gecenin yedinci ve on ikinci saatin de saldırıya geçer. Güneş teknesinin pruvasında sıralanan güç lü tanrılar güneş tanrısını Apophis'ten korumaktadır . Tanrı ların en güçlüsü olan Seth , Apophis yılanına darbeler indirir ya da mızrağını saplar . Seth ile Apophis arasındaki kavga bir mitte gök gürültülerinin nedeni olarak veriliyor. Ayrıntılarına ulaşılamayan bir başka mitte Büyük erkek kedi kılığındaki Ra " asilerin kovalandığı savaş gecesinde " kutsal ağacın altında Apophis'in kafasını uçuruyor. Ölülerin ruhlarının Apophis'e karşı verilen mücadeleye katılmaları bekleniyor ve tapınaklarda onun yenilmesi için ayinler düzenleniyor.

LUCRETİA

                                                                                         




Lucretia, Romalı aristokratlardan Collatinus’un eşi ve Brutus’un kardeşidir. Roma Krallık Devrinde Etrüsk’ler egemenliği hakimdi ve Kral Tarquinius Superbus’un oğlu Sextus, Lucretia’yı kaçırarak tecavüz eder. Lucretia bu olayı kardeşine iletir fakat intihar eder. Brutus, tüm aristokrasi içerisinde bir isyan başlatarak aristokratları kendi tarafına çeker ve Tarquinius hanedanlığını Roma’dan kovarlar. Bu olayı takiben hemen yeni bir anayasa oluşturulur ve Cumhuriyet kurulur. Roma artık Roma olmuştur.

20 Kasım 2020 Cuma

Denge – Turgut Uyar (şiir)

        

Sizin alınız al inandım

Sizin morunuz mor inandım

Tanrınız büyük amenna

Şiiriniz adamakıllı şiir

Dumanı da caba


Bütün ağaçlarla uyuşmuşum

Kalabalık ha olmuş ha olmamış

Sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum

Ama sokaklar şöyleymiş

Ağaçlar böyleymiş

Ama sizin adınız ne

Benim dengemi bozmayınız


Aşkım da değişebilir gerçeklerim de

Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı

Yangelmişim diz boyu sulara

Hepinize iyiniyetle gülümsüyorum

Hiçbirinizle dövüşemem

Benim bir gizli bildiğim var

Sizin alınız al inandım

Morunuz mor inandım

Ben tam kendime göre

Ben tam dünyaya göre

Ama sizin adınız ne

Benim dengemi bozmayınız.


(Seslendiren: Sezen Aksu)


 https://youtu.be/AbscK-hLae4 




Toprak'ın Yağmur'u (söz)




Ben yağmurun kokusunu seviyorum,
Yağmurun düştüğü toprak kokusunu.
Eğer bir gün geri gelmezsen, ben sadece seni bekleyebilirim. 
Belki bir ömür belki bir gün.

                                     
                                         
    

Sessiz Gemi – Yahya Kemal Beyatlı (şiir)

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,

Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;

Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,

Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.

Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!

Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu!

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;

Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.

Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,

Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.


(Seslendiren: Hümeyra) 

https://www.youtube.com/watch?v=uQCxieznwIE&feature=youtu.be

Echo ve Narcissus - Bir Aşk hikayesi

Eko, Narkissos’a aşık olan bir ağaç perisiydi. Sesinin güzelliği ile ün salmıştı. Narkissos bir çok peri tarafından sevilen güzel bir yaratıktı, fakat Eko kimseyi sevmemişti.  Narkissos ilgiyi, övülmeyi ve kıskançlığı severdi.  Onun gözünde kimse ona denk değildi ve kimseyi kendine eş değer görmüyordu. Eko’nun Narkissos’a olan tutkusu ve aşkına denk gördüğü tek şey konuşmaya olan aşkıydı. Çünkü her zaman son sözü o, eko söylerdi. Bir gün, Tanrıça Juno’yla sohbete dalarak, Juno’nun çapkın eşinin kaçmasına sebep oldu. Juno eşini perilerin arasında olduğunu düşündüğü için ormana gitti ve orada eşini perilerle gönül eğlendirirken gördü. Tanrıça Juno gelene kadar korkudan bütün periler kaçıştı. Ortada sadece Eko kalmıştı. Bunun üzerine Tanrıça Juno, Eko’yu bir hain görerek onu lanetledi. Konuşmasını engelledi ve sadece kendisine söylenen veya duyduğu en son kelimeleri konuşabilecekti. Eko,  Narkissos’un kendisini farkedebilmesi umuduyla genelde ormanda bekleyerek zaman geçirirdi. Bir gün çalıların arasında dolaşırken, Narkissos eko’nun ayak seslerini duydu ve seslendi. “Kim var orada?” Eko cevap verdi, “Orada!” Narkissos tekrardan seslendi “Gel”. Eko cevap verdi, “Gel”.  Narkissos bir kere daha seslendi. “Neden benden çekiniyorsun, gel de beraber oturalım.” Eko çok mutluydu, Narkissos ona kendisine katılmasını sorduğuna. Çok uzun zamandır söylemek istiyordu ona olan aşkını, kalbinde onun için biriktirdiklerini ama konuşamıyordu. Ona doğru koştu ve kendini kollarına attı.Narkissos sinirlendi ve “Ellerini çek, beni elde etmen yerine ölürüm daha iyi” dedi ve Ekoyu yere düşürdü.Eko kalbi kırıp bir şekilde ormanı koşarak terketti. Utançla, hiç bir zaman bulamayacağı bir aşkın hasretiyle, uzaklarda dağlarda ve mağaralarda yaşamaya devam etti. Keder onu öldürdü. Vücudu dağdaki bir kayaya karıştı. Ondan geriye kalan tek şey, başkaları konuştuğunda kibar bir şekilde tekrarlayan sesi oldu. 


Aynı hikayenin başka bir anlatımıyla...

Narkissos bir çok periyi etkilemeye devam etti. Onları reddetmekten ve dalga geçmekten zevk alıyordu. Tanrılarda  Narkissos’un bu davranışından yoruldu ve onu lanetledi. Hiçbir zaman sevilmeden, karşılıksız sevmenin öğrenmesinin nasıl bir his olduğunu öğrenmesini istediler. Narkissos’un seveceği, gerçek olmayan ve onun sevgisine karşılık veremeyecek olan tek bir kişi vardı. Narkissos, güneş ışınlarının keyfini çıkardığı bir günde, bir su birikintisinin yanına geldi. Ona baktığında gördüğü şeyin bir su perisi olduğunu düşündü. Onun kendi yansıması olduğunu anlamadan anında aşık oldu. Onu öpmek için suya eğildi, o eğilirken yansıma da onu taklit etti. Narkissos bunu bir karşılık olarak gördü ve su perisini kendisine çekmek için daha da yaklaştı. Su dalgalandı ve görüntü kayboldu. Paniklemişti. Sevdiği nereye gitmişti? Su tekrardan sakinleşince su perisi geri geldi. “Güzel varlık neden benden çekiniyorsun? Eminim ki benim yüzüm seni iğrendirmiyordur. Periler bana aşık olur ve sen bana çok farklı görünmüyorsun. Sana kollarımı uzattığımda sen de uzatıyorsun, sana güldüğümde de bana gülümsüyorsun. ”Tekrardan ona dokunmak istedi, ama aşkı gözlerden kaybolmuştu.  Suya dokunmaktan korkarak, birikintinin yanında uzandı ve yansımanın gözlerine dalıp gitti. Elinden birşey gelmediği için çaresizlikle ağladı. O ağladıkça, Eko’da ağladı.  Narkissos hareket etmedi, yemedi, içmedi. Sadece acı çekti. Acı çektikçe zayıfladı ve güzelliğini kaybetti. Ona aşık olan periler, onu su birikintisinden uzaklaştırmak için yalvardılar. Onlar gibi, Eko’da yalvardı. Ama Narkissos sanki oraya mıhlanmıştı ve orada sonsuza kadar durmak istiyordu. Eko gibi, Narkissos’ta keder içerisinde öldü. Vücudu toprağa karıştı ve beklediği yerde onun yerini bir çiçek aldı. Bu çiçek bir nergis’ti. Periler onun ölümünden dolayı yas tuttular ve onlar yas tuttukça Eko’da yas tuttu. 

SİRENLER

Yunan Mitolojisinde yer alan efsaneleşmiş bir canlıdır. Haklarında bir çok efsane ve hikaye vardır. Sirenlerin Sirenum scopuli denen bir adada yaşadıklarına inanılır. Deniz yaratıklarıdır ve hem iyi hemde kötü hikayelerle anılırlar. Genel olarak uçum ya da kayalık olan adalarda yaşadıklarına inanılır. Sirenlerin yaşadığı söylenen adalarda her zaman bu şekilde tasvir edilmiştir. Bu adalara yakın yerlerde gezen denizciler, sirenlerin söylediği şarkılar ile büyülenip gemilerini kayalıklara sürmüşlerdir ve sirenlere yem olmuşlardır. Sirenler, bir diğer mitolojik canlı olan deniz kızlarından farklı olarak iki kuyruğa sahiptirler. Achelous’un kızları olarak betimlenmişlerdir. Antik çağda yaşamış bir ozan olan Homeros, bu canlıların sayıları ile ilgili hiç bir şey söylemese bile, vondan sonra bu canlılardan söz edenler hem isimlerine hemde sayılarına değinmişlerdir. Aglaopheme, Ceysi ve Thelxiepeia adlı üç tanesinden söz edilmiştir. Sayıları görüldükleri yere göre 3 ile 5 arasında farklılık göstermektedir ve isimleri genel olarak birbirine benzer. En bilinen isimleri ise “Thelxiepia, Thelxiope, Thelxinoe, Molpe, Aglaophonos, Aglaope, Pisinoe, Peisinoë, Ceysi, Parthenope, Ligeia, Leucosia, Raidne ve Teles ” tir.Sirenler efsanelere göre çok güzel şarkı söylemektedirler. Söyledikleri şarkılar denizcileri büyüler ve onları kendilerine çeker. Çektikleri denizcileri ise afiyetle yemektedirler. Açık denizlerde buldukları gemileri peşlerine takmaktadırlar. Gemileri kayalık olan adalarına çekerler. Sesleri sayesinde büyülü şarkıları denizcilerin akıllarını başından alır ve gemilerini doğrudan kayalara sürmelerine sebep olur. Kayalara çarpan gemi parçalara ayrılır ve denize düşen denizciler sirenlere yem olur.  Bu hikaye bir çok filme konu olmuştur. Özellikle korsan temalı filmlerde sirenler sürekli yer almaktadır. Denizlerin konu olduğu hemen hemen her efsanede insan yiyen sirenlerden söz edilmektedir. Sirenlerin vücutlarının üst kısmı üstsüz ve güzelliği ile baş döndüren bir kadın olarak tasvir edilir. Özellikle uzun süreler denizlerde yolculuk yapan denizciler bu mitolojik canlılara yem olurlar.

İNSAN ÖMRÜ

                                    

Voltaire'nin felsefe sözlüğündeki, insanın yaratılış kısmında bahsedilen bir mit ise şöyledir:


Zeus, insan yaratıldıktan sonra 25 yıl yaşamasını yeterli görüyordu.
İnsan ise sızlandı bunun yetersiz olduğunu, zaten yarısının uyku ile geçeceğini çocukluk dönemini de çıkarınca geri pek bir şey kalmayacağını söyledi.
Uzun ömürde dahil tüm iyi özellikler diğer yaratılmışlara verilmişti. 


O anda insanın yanında 6 hayvan bulunuyordu. 
Bunlar tırtıl ,kelebek ,tavuskuşu ,at ,tilki ,maymun. 

İnsan bu yaratıkları göstererek Zeus'tan onların ömürlerinden kendi ömrüne eklenmesini istedi. 


Zeus ise diğer hayvanlara haksızlık olacağını söyledi fakat insanın hayatının belli dönemlerinde o hayvanlar gibi yaşamasını insana şart koşarak onun ömrünü uzattı.
Bundandır ki yeni doğan bir insan önce tırtıl gibi yerde sürünür, emekler bu bebeklik dönemidir.
 

Sonra kelebek gibi neşe içinde koşar bu çocukluktur.
Gençliğinde ise tavus kuşu gibi gururludur. 
25-30 yaşlarına doğru ev bark sahibi olunca at gibi hayatın yükünü çekerler. 
Kırkından sonra insan olgunlaşır tilki gibi kurnaz olur. 
50 yaşından itibaren de maymun gibi çirkinleşir.
 










İNSAN YARATILIŞI

Fakat insan çıplaktı kendisini koruyacak hiçbir şeye sahip değildi. Doğduğu günden itibaren acıları, üzüntüleri ve bitmek bilmeyen ihtiyaçları başlıyordu. İlk insan çiğ meyvelerle, kanlı etlerle beslenip, elbise yerine bitkilerin yapraklarına sarıyorlardı. Güneşin faydalarını bilmeden kendilerini karanlık oyuklarda saklıyorlardı. Yarattığı mahluklara acıyan Prometheus insanları daha iyi bir şekilde yaşatabilmek için onlara madenleri işlemeyi ve ateşi vermeye karar verdi.


İçi baştan başa oyuk fakat yanabilir bir özle kaplı ferule (şeytantersi ağacı) denilen ağaçtan bir dal koparıp Lemnos adasına gitti. Hephaistos(ateş tanrısı)alevler fışkıran ocağına yaklaştı ve madenleri eriten kızgın ateşinden bir kıvılcım çaldı. Elindeki sopanın özünün içine sakladı ve onu ilahi bir armağan olarak insanlara götürdü. O günden itibaren insanlar ateşin yardımıyla daha iyi yaşamaya başladılar. Yiyeceklerini pişiriyorlar, soğuk havada ısınıyorlar ,karanlık mağaralarda çıralı odunları yakarak birbirlerinin yüzlerini görüyorlardı. Fakat bir süre sonra nereden geldiklerini unutarak kendilerini tanrılarla eşit tutmaya başladılar.

Zeus onların böyle şımarık davranacaklarını önceden tahmin ettiği için onlara ateşi vermemişti. Kendi haberi olmaksızın insanlara ateşi hediye ettiği ve onları şımarttığı için Prometheus'a kızarak onu Kafkas Dağları'nın en yüksek tepesine gönderdi ve ateşin, sanayinin tanrısı Hephaiston'tan onu yalçın kayalara çarpmasını istedi. İlahi demirci istemeyerek Zeus'un bu emrine boyun eğdi ve Prometheus'un kollarına ayaklarına kırılmaz zincirler geçirerek onları sıkıca kayalara çaktı.




Prometheus'un cezası bununla da kalmadı. Her sabah kocaman bir kartal kanatlarını açarak süzülüyor ve gelip Prometheus'un ciğerlerini yiyordu. Bu vahşi hayvan sivri tırnaklarını Prometheus'un göğsüne batırıyor ve korkunç gagası ile ciğerlerini didikliyordu. Akşama kadar yediği ciğer, gece sabaha kadar tekrar bitiyor, çoğalıyor eski haline geliyordu. Bu işkence tam 1000 sene sürecekti. Fakat 30 sene sonra Zeus, Prometheus'a acıdı ve ona affederek tekrar ölümsüzler arasına Olympos dağına aldı.


Pyramus ve Thisbe'nin Aşk Hikayesi

Yunan Mitolojisi Doğu ülkelerinin en güzel kızı Thisbe ile en yakışıklı delikanlısı Pyramus birbirlerine yakın evlerde, bitişik duvarların ardında komşuluk ederken birbirlerine aşık olurlar. Tutkuları duvarları delip geçer, ufak bir delikten birbirlerini görerek öpücüklerini göndererek aşklarını taze tutarlar. Evlenmek istemelerine aileleri karşı çıkınca, günün ilk ışığına kadar duvardan açtıkları delikten aşklarını birbirlerine fısıldarlar. Yasak tanımayan aşk günün birinde dayanılamaz hale gelir ve iki aşık kaçmaya karar verir. Yemişleri kar gibi beyaz olan dut ağacının altında buluşmaya söz veren Thisbe ile Pyramus güneşin bitip karanlığın çöktüğü gecenin birinde buluşmaya karar verirler. Thisbe, önceden geldiği buluşma yerinde bir aslan kükremesi duyması üzerine oradan kaçar. Kaçarken omuzlarına aldığı şalını düşürür ve yeni yemek yemiş, ağzında avının kanları duran aslan bu şalı alıp parçalar, sonra ormana döner. Pyramus gelince kanlı şalı ve aslanın ayak izlerini görür, sevdiğini koruyamadığı için kendini suçlar. Şalı eline alıp “Seni ben öldürdüm” deyip dut ağacının yanına gider ve kılıcını çektiği gibi kendi göğsüne saplar. Dut ağacı fışkıran kanlarla kızıla boyanır.


Pyramus’un kanını Thisbe’nin gözyaşları temizlediği için o günden sonra kara dut ağacının çıkmayan lekesini ise ağacın yaprakları temizlemektedir. Thisbe aslanın kaçtığını düşünüp, sevgilisini daha fazla bekletmemek için dut ağacının yanına geri dönmeye karar verir. Beyaz yemişli dut ağacını bir türlü göremeyen Thisbe, kara dut ağacını görünce birden sevgilisini de ağacın dibinde yani yerde görür. Pyramus’u kollarına alıp onu öpen Thisbe, gözlerini açması için Pyramus’a yalvarır ve genç adam gözlerini açar. Gözlerini açan adam Thisbe’ye son kez bakıp sonra tamamen kapar. Thisbe ise kılıcı eline alır ve “Benim için öldürdün kendini ama ben de cesurum, içim aşkla dolu ve bizi ayıran ölüm olamaz. Ölüm olsa olsa bizi birleştirir” diyerek kanı kurumamış kılıçla kendini öldürür.

BEYTÜ'L HİKME

Kütüphane olarak da çalışan Beytü’l Hikme islam dünyasının ilk kütüphanesi ünvanına sahiptir ve saygın bir yere sahiptir. Beytül Hikme, o dönemde astronomi bilimine büyük katkılarda bulunmuştur. Me’mun döneminde burada bir rasathane kurulmuş ve kıymetli araştırmacılardan bir astronomlar heyeti oluşturulmuştur.Burada çalışanlara Batlamyus’un keşiflerinin doğru olup olmadığını araştırmışlar, yerkürenin çevresini ölçmüşlerdir. İhtiyatla karşılamakla birlikte güneşteki lekelerin incelendiği belirtilmiştir.


O dönemki Bağdat’da olduğu gibi Beytü’l Hikme’de de din, dil ve ırk tanımaksızın Arap, Acem, Türk, Rum, Kıpti, Çin, Hint ve Berberi milletleri birbirleriyle birlikte, hiçbir şekilde rahatsızlık duymadan rahat ve hür bir ortamda çalışmalarına devam etmişlerdir. Günümüzde birer fakülte olarak kabul edeceğimiz bölümler oluşmasıyla Beytü’l Hikme’de çalışanların sayısı gittikçe artmıştır. Birçok ilim insanı ve aydınların Bağdat’a gelmesi ve burada rahat ve hür bir şekilde çalışıp Antik Yunan eserleri ve felsefisi incelemeleri, İslam ilahiyatının oluşmasında büyük bir katkı sağlamıştır. Her konu aklın inceleme alanı içine girmiş ve serbest düşünceye doğru ilk ve en önemli adımı atmıştır. Dolasıyla İslam ilahiyatının doğuşunda Beytü’l Hikme’nin önemli payı vardır. Münazara denilen meclislerde -ki bugün tartışmalı ilmi toplantı sempozyum çalıştay vb. adlandırılabiliriz- o tarihte bilim ve kültürün gelişmesine önemli katkıları olmuştur. 



Bu toplantılar bazen Me’mun sarayında bazen de Beytü’l Hikme’de yapılmıştır. Bu meclisler de her konu tartışılabilmiş ve fikirler rahatlıkla ortaya konmuştur. Beytü’l Hikme’nin İslam dinine bir başka katkısı ise kendisine benzeyen kurumların kurulmasına örnek olmuş olmasıdır.


İlk Kadın Doktor "AGNODICE"

                                   


Antik Yunan’da kadınların tıp okuması, hekimlik yapması kesinlikle yasaktı. Bu yasağa uymayan ve hekimlik için her türlü uğraşı veren Agnocide, ter türlü zorluğa rağmen o başarısına ulaştı.  M.Ö. 300 doğumlu Agnodice saçını kesip erkek kılığında İskenderiye tıp okuluna girdi. Tıp eğitimini tamamladıktan sonra Atina sokaklarında gezerken doğum sancısı çeken bir kadının çığlıklarını duydu. Ancak sancıdan kıvranan kadın, Agnodice’yi erkek sandığı için kendisine dokunmasını istemedi. Agnodice kimse görmeden kıyafetlerini kaldırarak kadın olduğunu kanıtladı ve doğumu yaptırdı. Bu olay kadınlar arasında yayıldı ve hasta olan tüm kadınlar Agnodice’ye gitmeye başladı. Bunu kıskanan erkek doktorlar erkek sandıkları Agnodice’yi kadın hastaları baştan çıkarmakla suçladı. Bu suçlamayla mahkemeye çıkarılan Agnodice ölüm cezasına çarptırıldı. Bunun üzerine hayatını kurtarabilmek için erkek değil kadın olduğunu söyledi. 

Bu defa da kadın olarak tıp okuduğu ve doktorluk yaptığı için ölüm cezasına çarptırıldı. Başta ölüm cezasını veren yargıçların eşleri olmak üzere tüm kadınlar ayaklandı. Bazıları Agnodice’nin öldürülmesi halinde onunla birlikte ölüme gideceklerini söyledi. Eşlerinin ve diğer kadınların baskılarına dayanamayan yargıçlar Agnodice’nin cezasını kaldırdı ve bundan sonra sadece kadınlara bakmak şartıyla kadınların da doktorluk yapmasına izin verildi. Böylelikle Agnodice ilk kadın doktor ve jinekolog olarak tarihe adını yazdırdı.


İLK KADININ YARATILMASI (PANDORA)

Prometheus'un kurnazlıkla çalarak insanlara verdiği akıl onları şımartınca, Zeus o zamana kadar yalnız erkeklerden ibaret olan insan topluluğuna ceza vermek istedi. Zeus, oldukça başarılı bir usta olan oğlu Hephaistos'tan kadını yaratmasını istedi. Hephaistos babasının isteği üzerine çamuru su ile yoğurdu ve görenleri şaşırtacak güzellikte bir kadın vücudu yarattı. Olympos'ta oturan tanrıçaların en güzeli olan ve kendi karısı olan Aphrodite'in vücudunu model olarak kullanmıştı. Heykel bitince onun kalbine ruh yerine bir kıvılcım koydu. O zaman heykelin gözleri açıldı. Kolları, bacakları kıpırdamaya ve dudakları konuşmaya başladı.  Onu süslemek için bütün tanrılar ve tanrıçalar yardım ettiler. 



Herkes kendisinden ona bir şey armağan etti ve ona Yunanca "bütün armağan/ tanrıların armağanı" anlamına gelen Pandora adını taktılar. Athena ona güzel bir kemer, süslü elbiseler verdi ve Letafet perileri Kharites, beyaz göğsüne parlak altın gerdanlık taktılar. Aphrodite başına güzellikler saçtı. Güzel saçlı Horalar ilkbahar çiçekleriyle onu süslediler.

Zeus da ona esrarlı bir kutu armağan etti ve dedi ki; "Sakın verdiğim kutuyu açma, içindeki iyi şeyler uzaklara kaçar ve onların yerine fenalıklar gelir, seni rahatsız ederler. Bu kutuyu iyi sakla bütün insanların saadeti ve felaketi bu kutunun açılıp açılmamasına bağlıdır."




Böyle dedikten sonra baş tanrı ilk kadını yeryüzüne indirdi ve Prometheus'un kardeşi Epimetheus'a gelin olarak gönderdi. Prometheus, kardeşine Zeus'tan hiçbir şekilde hediye kabul etmemesini tembih ettiği halde Pandora'nın güzelliğine hayran kalan Epimetheus öğüdü tutmadı ve onunla evlendi. Pandora ise yaradılışından dolayı meraklı olduğu için dünyaya gelir gelmez kutunun içinde ne olabileceğini düşünmeye başladı. Ve merakına yenilip bir gün kutuyu açtı. Kutunun içindeki hastalık, keder, ıstırap, yalan, riya gibi insanları rahatsız edecek ve onları felakete sürükleyecek ne kadar kötülük varsa serbest kaldı. Pandora hatasını anlayarak biraz sonra kutuyu kapattı.. Ancak kutuya kapatılan kötülüklerin arasında, insanları yaşatacak, teselli edecek "ümit" de vardı. Fakat ümit dışarı çıkamamış kutuda kalmıştı... Böylece Zeus ilk kadını beraberinde kötülüklerle dolu bir kutuyla yeryüzüne yollayarak insanlardan intikam almıştır.

Anlatamam derdimi dertsiz insana / Aşık Veysel (türkü)

Anlatmam derdimi dertsiz insana Dert çekmeyen dert kıymetin bilemez Derdim bana derman imiş bilmedim Hiçbir zaman gül dikensiz olamaz  Gülü ...